EĞİTİMİN FELSEFİ TEMELLERİ

yorumsuz
316


1.3.1. İdealizm

İlkçağ Yunan düşünürlerinden beri var olan idea­lizm, dış dünyadaki varlıkları düşüncenin ürünü veya düşüncenin bizzat kendisi olarak kabul eder. Duyu organlarımızın verdiği bilgi, aldatmacadır. Dış dünya, duyumlarımızdan başka bir şey değildir; algılarımız yok olursa dış dünya da yok olur. Nesneler ancak bizim varlığımızla ve düşüncelerimizle vardırlar.

Felsefe tarihinin her çağında birçok düşünür tarafından temsil edilen idealizm, eğitimde genellikle kendi kendini gerçekleş­tirme olarak savunulur. İnsan, bilgi depolayan bir canlı varlıktan daha fazla bir şeydir. Gerçek bilgi sadece aklın ürünüdür; çünkü esas gerçek, fizik alemde değil aklın içindedir. Çağdaş idealizm; genellikle, her şeyi insan iradesinin ve özgür isteğinin yarattığını savunan Schopenhauer ve Nietzsche’nin fikirlerinde; maddeyi insan zihninin bir eseri sayan ve Descartes, Berkeley, Fichte ve Mach’la gelişen rasyonalist ve subjektif ide­alistlerin fikirlerinde; insandan ayrı bir düşünce ve ruhsal ilke kabul eden Schelling’in nesnel idealizminde; bütün evreni, düşüncenin kendini ifade etmesi, tarih ve tabiat içinde yansıtması şeklinde açıklayan Hegelcilikte, hatta Husserl’in fenomenolojisinde,  Varoluşçulukta, Comte’un pozitivizminde bile vardır.

İdealist eğiticiler insanın değerini çok yüksek görürler ve eğitimle bunun daha da yükseleceğine inanırlar. Eğitim uzun vadede insanda yüksek değerler oluşturmalıdır. İnsan kendisi karar verebilmeli, kendiliğinden hareket etmeli, yaratıcılığını ve aklını tam olarak kullanmalıdır. İdealist eğitimde sağlam ve kültürlü bir kişilik geliştirmek çok önemlidir. Öğretmen öğrenciyi etkilemekten ziyade onun kişiliğinin veya özünün kendi kendine gelişimini sağlayacak ortamı hazırlamalıdır. Eğitim, sosyal bir ortam içinde meydana gelir. Okul toplumsal kurumlardan birisidir ve toplumun genel havasını yansıtır. Okul, öğrencilerde tutum ve vaziyet  alışları geliştirecek, geçmişin olumlu değerlerini onlara kazandıracaktır. İdealizmin bu soyut yönünün yanı sıra Marxtan gelişen tarafı ile bir de somut, maddeci yönü vardır(Ergün,1996).

1.3.2. Realizm

Varlıkların, insan bilincinin dışında ve ondan bağımsız olarak var olduğunu savunan bir felsefi görüştür. Aristo­teles, felsefe tarihinde realist bir düşünür olarak kabul edilmektedir. Çünkü Platon’un ideaların gerçek varlıkların içine “öz” olarak yerleştirmiştir. Ama genel kavramları tek tek nesnelerden daha gerçek sayması onun aynı zamanda idealist olduğunu gösteriyor. Oysa genel kavramlar nesnelerden önce değil sonra gelir; aklın onlara dayanarak yaptığı genellememe, soyutlamalardır. Realizm ile idealizm birbirlerine zıt şeyler değildirler. İdealistler, reel olarak düşünceyi kabul ediyorlar. İdealizmin karşıtı maddeciliktir. Madde­cilik de, varlığın bilinçten ayrı olarak bulunduğunu savunmakla gerçekçi oluyor.

İnsan, gerçek bir dünyanın içinde yaşamaktadır. Bu gerçek hayat, çeşitli bilimlerce incelenip yasallıkları bulunmalıdır. Gerçek, zihnimizin dışındadır; zihnimizdeki bilgiler dış dünyadan aldığımız duyumlara göre şekillenir ve yeni faktörler çıktığında da ona göre değişir. Bilgide dış dünya esastır, zihnimiz değil!

Klasik realistler akıl ve mantığın öğretimine, tabiat realistleri tabii bilimlerin öğretimine önem verilmesini isterler. Bu arada, tabiat realistlerinin insan davranışlarını araştıran bilimleri küçümsediğini de belirtmek gerekir. Değerler objektif ve devamlıdır; insandan insana, zamandan zamana değişmezler. Eğitim; bütün insanlık tarihi boyunca doğruluğu tartışmasız kabul edilen değerleri öğretmelidir. Öğrencinin neler öğreneceğine öğretmen karar verir çünkü o, öğrenciden daha bilgili, dış dünyayı daha iyi tanıyan ve öğretecek olan bir kimsedir. Öğretmen öğrencilere hem bilgi kazandırmalı hem bu bilgilerin uygulamasını göstermelidir. İdealist eğitim tamamen öğrencilerin zekasına ve anlama kapasitesine, öğretmenin bilgisine ve öğretme gücüne, eğitim-öğretim için uygun bir çevreye bağlıdır. Eğitim hayat içinde, hayata uygun olmalıdır. Önce teorik bilgiler verilmeli, daha sonra bu bilgilerin pratik hayat içindeki uygulamaları gösterilmeli ve öğrenciye bizzat yaptırılmalıdır.

1.3.3. Pragmatizm

Charles Peirce’nin geliştirdiği ve daha sonraları William James ve John Dewey’in çabalarıyla yaygınlaşan bir Amerikan felsefesidir. Fakat çağdaş pragmatizmde bulunan bazı değerler Protogoras (M.Ö. 481–411) da da görülmektedir. William James, Peirce’nin Popular  Science Monthly Ocak 1878 adlı ve sayılı dergide yayınladığı “Düşüncelerimize nasıl açıklık getirebiliriz” adlı makaleyle pragmatizmi bir doktrin olarak formüle eden kişi olduğunu ileri sürer. Bu makalede Peirce, “şüphe” ve “inanç” sözcüklerini ne kadar önemli ya da önemsiz olursa olsun herhangi bir problemin hareket noktası ile ilişkilendirmektedir. Bir tramvayın kasasına kişinin beş sent mi yoksa beş peny mi atması gerektiğini düşünürken ortaya çıkan tereddütten bahsetmektedir. Böyle bir tereddütten “şüphe” ortaya çıkmakta ve bu şüphe aklı harekete geçirmektedir. Düşünceyle bir “eylem” ya da “alışkanlık” kuralına ulaşmaktadır. Düşünmeyi harekete geçiren “şüphe” giderilirken, düşünce rahatlar ve inanca ulaşıldığında bir an için sükun bulur (Büyükdüvenci, 1987).

Bilgiye giden yegâne yolun bilimsel yöntem olduğu ve felsefenin bilimleri taklit etmesi gerektiği Peirce’nin temel prensiplerinden birisidir. Tüm bilgi deneye dayandırılmak zorundaydı ve doğrulanabilir bilgi gözlem ve deneysel tecrübe ile kazanılabilirdi. Peirce göre, pek çok felsefi tartışma somut bir sonucu ortaya koyacak şekilde teste tabi tutulduğunda önemsizleşir. Peirce göre; Tanrı’nın var olup olmadığı türünden sorunlar, gerçek anlamda sorun bile değillerdir. Çünkü gerçek sorun en azından ilke olarak çözülebilir olmalıdır. Herhangi bir yerde farklılık oluşturan şey başka bir yerde de farklılık oluşturabilir.

Pragmatizmin ikinci kurucularından William James (1852–1910) pragmatizmi daha anlaşılır kılmış ve bunun geleneksel felsefelere karşı bir tepki olduğunu göstermiştir. Pragmatizmi, ehtik, dini, sanat, devlet ve eğitim alanlarına uygulamıştır. Tüm bu alanlarda bize miras olarak kalan düşüncelerin yeniden incelenesi ya da uygulamada ne gibi sonuçlar verdiğini belirlemek için Peirce gibi test edilmesi gerektiğini belirtmiştir (Büyükdüvenci, 1987). James’e göre; teoriler karşılaştığımız problemleri çözmek için teklif ettiğimiz araçlardır. Onların doğru olup olmadıkları ancak pratikte işe yarayıp yaramadıklarını görmekle anlayabiliriz. Örneğin “salk polio” aşısı eğer pratikte çocuk felcini önlüyorsa doğrudur. James pratik olarak işe yaramaktan “psikolojik olarak işe yarama”yıda belirtmektedir. Örneğin bir materyalist Tanrı’nın varlığını kabul etmemesi sonucunda hayata olumlu bir şekilde bakamıyorsa teorisi yanlıştır(Arslan,1999).

James’e göre, bilimsel gelişmeler dikkate alındığında, ilk bilimsel gelişmeler sonucunda ortaya konulan yasaların, açıklığının, sadeliğinin, güzelliğinin insanları büyülemesi söz konusudur. Ancak bilimler ilerleme kaydettikçe, bu söz konusu yasaların, belki de yalnızca tümünü yalnızca “yaklaşık” doğrular” olduğu görüşü ortaya çıkmıştır. Ayrıca yasalar öylesine sayılamayacak ölçüde artış göstermiş ve bilimin tüm dallarında çok fazla karşıt formülasyonlar ileri sürülmüştür. Bu durumlar araştırmacılar hiçbir kuramın tam olarak gerçekliğin bir kopyası olmadığı ancak yararlı olabilecekleri görüşünü benimsemek zorunda kalmışlardır. Bu kuramların büyük yararları eskiyi özetlemeleri ve yenilere yol açmaları olmaktadır. Yine James’e göre; insan, evrende gördüğü pek çok şeyleri anlayamaz; tıpkı bir kedinin kitaplıkta gördüğü birçok şeyi anlayamadığı gibi.

Bilgi, doğruluğu (işlerliği, iş görürlüğü) sınamayla kanıtlanmış denencedir. Yani gerçekleşen düşünceler, bizi amaca ulaştıran, pratik değeri olandır. Bilgi eylem için yararlı olduğu sürece doğrudur(Sönmez, 1994).

Diğer bir pragmatsist olan John Dewey (1859–1952) felsefi kariyerine bir idealist olarak başlamış daha sonra Darwin’den etkilenmiş ve insanı, içinde yaşadığı çevreyle sürekli ilişki içinde olan bir “organizma” olarak tanımlamıştır. Charles Darwin’in “ Türlerin Kökeni” adlı yapıtından etkilenen Dewey’e göre “Her şey değişir, hiçbir şey aynı kalmaz, insan için gerçek, doğal ortamda sürekli değişmeye dayanan yaşantıdır.” Bir doğa yasası olan sürekli değişme ve farklılaşma, eğitiminde belirleyici bir normudur. Akıl, doğadaki evrim sürecinin bir sonucudur. Eylemlerimizi düzenleyen zihin değil; zihnimizi düzenleyen eylemlerimizdir.

Dewey’in Peirce’den almış olduğu ve onun felsefesini oluşturan terim “aklın laboratuar alışkanlığı”dır. Dewey’e göre eğitim bilim yöntemi yoluyla sistematik olarak araştırma yapmaya yönelik öğrenme sürecidir. John Dewey’in pragmatist anlayışına ensrümentalizm (araççılık) denir. Araççılık; “şeyler arasında yeterli bağ kuran, güvenle çalışan, yaşantımızın herhangi bir yönünden diğerine başarıyla bizi taşıyan, dayanabileceğimiz herhangi bir düşünce araçsal olarak doğrudur” görüşüdür.  (Büyükdüvenci, 1987).

Pragmatizm felsefede empirist tutumu temsil etmektedir, ancak bunu daha radikal biçimde yapmaktadır. Bu, empirist tutumun ön plana geçmesi ve akılcı tutumdan vazgeçilmesi anlamına gelmektedir.

Pragmatizm bir sonuç değil bir yöntemdir. İtalyan pragmatisti Papi’nin belirttiği gibi, Pragmatizm tıpkı bir oteldeki koridor gibi, kuramların ortasında yer almaktadır.; sayısız odalar ona açılmaktadır. Birinde tanrıtanımaz bir kişi, birinde kimyacı, birinde idealist oturabilir. Fakat hepsinin de koridoru aynı ve hepsi de odalarından çıkmak için bu koridordan geçmek zorundalar(Büyükdüvenci, 1987).

Hayat bir gelişmedir ve gelişmenin, büyümenin hayat olduğu ulaşılan kesin bir sonuç olmaktadır. Pragmatik felsefe gerçeğin göreceli ve değişken olduğu gerçeğine dayanır. Gerçek, insana yararlı olarak uygulana­bilendir. İnsan için önemli olan, onun kendi işine yarayandır. İnsan bu dünyada çıkarlarına bakmalıdır; bizim için elverişli olmayan doğru değildir. Doğru düşünceler yarar getirmelidirler. İnsan, son derece karmaşık bir doğal organizmadır. Biyo­lojik ve sosyolojik bir varlık olarak esnektir. İnsanın bütününü kap­sayan eğitim, göreceli ve kolayca değişebilir olmalıdır. Bilgilerimiz yaşantının ve organizmanın çevre ile sürekli etkileşiminin bir sonucudur. Gerçek, deneysel olarak değil tecrübi olarak bulunan bilgidir. Birey, kendi gerçekliğini kendisi yaratır. İş yaparken kullanılan yöntemler devamlı değişmeli; eğitim de bu değişmeyi sağlayacak kadar açık olmalıdır. Okul, hayata hazırlık değil, hayatın bizzat kendisi olmalıdır. Okulla hayat iç içe olmalıdır.

Pragmatist eğitimciler demokratik bir eğitimi savunurlar. Mutlak doğrunun var olmamasıyla beraber diğerlerine göre doğruluk değeri fazla olan gerçeklikler vardır. Bilimsel yöntem bize bu doğruları sunduğu için özellikle çağdaş pragmatistler tarafından çok önemlidir. Pragmatist eğitim programlarında öğrenci merkezli program yaklaşımları benimsenmektedir. Okul içerisinde düzenlenen tüm etkinliklerde öğrenci ilgi ve ihtiyaçları vardır. Programlar esnek olup, süreç içinde değişmeye açıktır. Bu tür programlarda bireysel değerlendirme teknikleri de kullanılır (Kılıç, 2001; Sönmez,1994).

Öğretim sırasında neler öğretileceği sürekli meydana gelen değişim içinde tespit edilmeli, fonksiyonel değeri olmayan şeyler öğretilmemelidir. Pragmatist eğitim, hem öğrenciye verilecek bilgi ve beceri­leri hem de araştırma yöntemini çok önemli faktörler olarak kabul eder. Topluma ve kültüre sıkı sıkıya bağlı bir gençlik yerine çağa, gelişmeye ve faydaya yönelmiş bir gençlik amaçlanmaktadır. Eği­tim, gerçek hayattan hareket eder; öğrenciler gerçek hayata en iyi uyumu yapacak ve en başarılı olacak şekilde yetiştirilirler.

Pragmatist bir düşünür olan J. Dewey, eğitimde muhtevadan çok düşünme metoduna önem verilmesini ister. Modern bilim sürekli keşifler ve buluşlar içinde, sürekli değişim içindedir. O hal­de eğitim katı ve değişmez bilgiler yerine araştırmayı, bilgi sahibi olma ve pratik uygulamayı öğretmelidir. Okulla hayat birbirlerin­den ayrı şeyler olmamalı; hayat okulun, okul hayatın bir devamı olmalıdır. Bu nedenle okuldaki toplumsal hayat da tamamen demokrasi ilkelerine göre kurulmalıdır. Çünkü demokrasi, sosyal alışkanlıkların değişmesini ve grup içi serbest etkileşimi en iyi gösteren bir yaşama biçimidir.

 

1.3.4. Varoluşçuluk

Bunalım dönemlerinin felsefesi olarak ortaya çıkmış; topluma başkaldırma, her türlü değeri hiçe sayma unsurları olduğu için gençler tarafından tutulmuş ve dünyanın her tarafına hızla yayılmış bir felsefe akımıdır. Bu felsefeye göre, dünyada insandan başka bütün varlıklar önce yapılır sonra varolur. Bezelyenin ne olacağı, bir kedi yavrusunun ne olacağı önceden tohumunda bellidir. Bir masa, bir fabrika önce insanın kafasında şekillenir, tasarlanır, ondan sonra varolur. İnsanda ise varoluş, varlıktan önce gelir. İnsan önce varolur ve daha sonra kendi özünü, seçmeye dayanan özgür iradesi ile kendisi yara­tır. İnsan, önce varolan, ancak daha sonra kendi kendisini yaratarak bir varlık haline getiren tek canlıdır. İnsan ya Tanrıdan ve öte dün­yadan ya da ölümden korkan; bütün hayatını bu korku üzerine kuran bir varlıktır. İnsan, ne olduğunu bilmiyor, sadece varol­duğunu biliyor.

Kendi kendini meydana getiren insan, başkalarına bakarak, onların “içinden geçerek” kendi kendini değerlendirir. Ama insanın kendini yaratması, hürriyet içinde yaratması gene de esastır. İnsana yol gösterecek ancak kendisidir. Kendi kendini yaratmasından kendisi sorumludur. Bu sorumluluk da onda bunaltı (anksiyete) yaratmaktadır.

Varoluşçuluk, insan soyundan çok tek tek insanlara daya­nıyor. Ölüm korkusu, insanı kişisel çıkarlarına itiyor, toplumla çatışmaya sürüklüyor. Onlara göre toplum bireyin kendi kendini gerçekleştirmesini engelliyor.

İnsan, kendi faaliyetlerinin bir toplamıdır ve kendinden sorumludur. İnsan özgürdür, onun özgürlüğünü engelleyen (toplum, kitle iletişim araçları, sanayileşme, çoğunluk veya otorite egemen­liği vs.) her şeye karşı çıkmalıdır.

Varoluşçuluk, insanın, bir sosyal varlık olarak toplum için­de ve insanlık ideali için eğitilmesine karşıdır. Ölüm bize varol­manın ve yaşamanın değerini göstermektedir. Burada, kişinin yarın ölecekmiş gibi yaşaması ve hiç ölmeyecekmiş gibi çalışması, ken­dini gerçekleştirmesi önemlidir. Varoluşçular toplumsal kurumlara karşı oldukları için bireysel farklılıkların değerini bilirler ve grup öğretimine de karşıdırlar. Eğitim, kişinin kendi kendini gerçekleş­tirmesinin bir vasıtasıdır. Bu arada her türlü ahlak sistemleri de kaldırılmalı, kişi serbest bırakılmalı, seçimini serbest olarak yapabilmelidir.

Varoluş felsefesi, her çeşit meslek eğitimine karşıdır. Kişilerin ne olacağını okul belirlememelidir. Eğitim genel olmalı, en azından meslekleşme erken başlamamalı, kişinin özgür seçimine bırakılmalıdır. Varoluşçuluk kişilerde tercih yapma gücünü geliştirmeye çalışır; eğitimde, program ve öğretmenlerden önemli olan öğrencidir. Eğitim, kişilerin mutlak özgürlüğünü teşvik etmeli ve aynı zamanda bu özgürlüğü nasıl kullanacağını da öğretmelidir

 

kaynak: Y.Doç. Dr. ADNAN KÜÇÜKOĞLU  —  Arş. Grv. ERDAL BAY

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+


Etiketler: , , , ,
Eklenme Tarihi: 29 Kasım 2011

Konu hakkında yorumunuzu yazın